Ağustos, 2011 için arşiv

İyi bayramlar…

Yayınlandı: Ağustos 27, 2011 / Uncategorized

Bayram sabahları camı açar ve havayı koklarım, o sabahlar bir başka kokar adeta hava. Nedendir bilinmez, insanın içi yaramazlık yapmak için yer arayan haylaz çocuklar gibi olur. Yüzde istemsiz bir gülümseme  hatta.

Evet klişe deyimle eski bayramlar gibi kutlanmıyor artık bayramlar belki. Belki şehir hayatının çıkmazında soluk almak gibi bayramlar. O yüzden sabah erkenden kalkıp bayram namazına gitmek yerine, tatil kasabalarına kaçıyorlar. Halbuki ne güzeldi, erken kalkılır, evin erkekleri namaza gider, dönüşte mutlaka fırına uğranır ve taze taze, dumanı tüten ekmek alınır ve evde annenin hazırladığı o eksiksiz kahvaltı sofrasına oturulur. Ailenin eksiksiz, tam kadro olduğu mutlu bir an!

Geride mi kaldı dersiniz? Sahi siz ne zaman ailecek kahvaltı yaptınız? Bu koşuşturmacalı hayatı mazeret göstermeyin bana sakın, kabul etmem…

Ya zillere basıp şeker toplayan çocuklar? Malesef artık kapıları dilenen çocuklar çalıyor sadece. Ve hatta kapıları açmıyoruz, haklısınız siz de, ya hırsızsa onlar, ya sizi bayıltıp soyacaklarsa evi. İşte geldiğimiz nokta. Açık yaşanan mahalle hayatı, birbirinden kaçan insanlar topluluğuna bıraktı kendini. Suç hepimizin aslında, suç birbirine güven duymayan bizde.

Bayramlar, tatil fırsatı artık demiştik ya, sorun bana bakalım sen napiyosun? Bu satırların yazarı da artık bayramları, büyüklerinin elini öpmek için değil, kısa yolculuklarla ulaşılabilinecek küçük kasabalara gitmek için bekliyor…

Küçükken en büyük heyecan dedemin vereceği bayram harçlığını beklemekti, alınan harçlıkların biriktirilmesi ve oyuncaklar almak… Artık harçlık veren de kalmadığına göre ve harçlık verilecek yaşı da çoktan devirdiğimize göre ver elini tatil. Tercihlerimiz değişirken kendimiz de değişiyoruz farkında değiliz. Artık o küçük mızmız çocuk değiliz mesela, dünyaya daha dar bir açıdan, daha küçük hayallerle bakıyoruz. Malum büyüdükçe hayaller de küçülürler. Küçülen hayallerde daralıyoruz belki de.

Kaçış tek yol olarak kalıyor önümüze. Tümden kaçamayacak kadar korkak olduğumuz için de, bulduğumuz en kolay yolu deniyoruz, biraz olsun uzaklaşıyoruz şehirden. Budur belki açıklaması, kim bilir…

İyi bayramlar…

Reklamlar

Hava sıcaktı…

Yayınlandı: Ağustos 22, 2011 / Uncategorized

Hava sıcaktı, mevsim yavaş yavaş güze dönerken son demleriydi yakıcı güneşin. Güneşin tadını çıkaran kediler sere serpe uzanmıştı sahile, nazire yaparcasına adeta.

Hava sıcaktı, ter damlıyordu alnından delikanlının. Güz yaklaşıyordu, oldum olası sevmezdi kasvetli havaları. Kara kara bulutlar güneşi saklarken ardında, gri renkli hava sıkıntılı ruh haline sebep olurdu apansız.

Hava sıcaktı, delikanlının gözleri kamaşıyordu güneşten ama seviyordu işte yine de. Tıpkı ‘O’nu sevdiği gibi, tıpkı onun gözlerini kamaştırması gibi. Çok abartı gelebilir ama ne zaman ‘O’nun gözlerine baksa bu hisse kapılırdı hep. Uzun süre ‘O’nun yüzüne bakamaması da bu yüzdendi zaten. Ahh, o yüz ki eşinin olmadığı yeryüzünde, o yüz ki uğruna neler verilemeyeceği…

Hava sıcaktı, sıcaktı ama delikanlının yüreğinin yangını yanında bir hiçti. Umut ile umutsuzluk arasındaki çizgideydi, ‘O’ anlayamıyordu işte bu büyük sevgisini, ne yapmalıydı ki? Sabır diye geçirdi içinden, sabır, sadece sabır…

Hava sıcaktı ve deniz kıpırtısızdı, biraz önce sere serpe yatan kediler, şimdi sahildeki kuşları kovalamakla meşguldüler. Delikanlı döndü arkasına, yürüdü, içindeki yangınla…

Kimsin, ne olmak istiyorsun?

Yayınlandı: Ağustos 18, 2011 / Uncategorized

Yaşamınız boyunca kim olmak istediniz? Sahi, kim oldunuz, düşündünüz mü hiç? Tamam, biliyorum memnunsunuz kendiniz olduğunuz için ama arada sırada da olsa birilerine gıptayla bakmaz mısınız?

Ben hep bir o kızdan bir bu kıza koşan adamları kıskanmışımdır mesela. Yahu arkadaş bu nasıl bir enerjidir, nasıl bir hiparaktivitedir anlayamam. Bu adamların hikayeleri de hiç bitmez işin doğrusu, kim bilir işkembeden atıyorlardır. Ama öyle ya da böyle benden daha aktiftirler ve kıskanmam için yeter de artar sırf bu neden. Tuhaf olan kız tayfasının da bu adamlara prim vermesi. Biliyorsun değil mi bu biraz senle takılacak sonra, hooop başka durak. Ama yok illa kazık yiyecek, oturacak aşşağıya. Neyse, zaten bu karşı cinsi anlayabilen beri gelsin. Hatta unutmayayım bunu bir yazıma konu edebilirim.

Konuyu dağıtmayalım. Malum bu aşk meşk davalarına girdim mi çıkamam, beni bilen bilir. Bu arada siz de düşünseydiniz, evet cevapları alayım, kime gıptayla bakıyorsunuz?

Örnek vereyim de sizi rahatlatayım biraz. Paralı, havasından geçilmeyen adamlar da benim kıskançlık alanıma girer mesela. Süper lüks araçlarıyla tozu dumana katar, e malum en taş hatunları takar koluna, gezer de gezer. Yahu sen hiç çalışmaz mısın, işin gücün yok mu, artık baba parası mı dersin, kira geliri mi, ne dersen de adam bu hayatın dibine kadar tadına bakıyor, sen ise üç beş kuruş kazanacam diye bir yerlerini yırt.

E hadi bulamadınız mı hala? En kıskanmıyorum diyenin bile vardır kıskandığı biri. Kızlar birbirlerini kıskanır, evin hanımı komşu evdekini kıskanır, taraftar ezeli rakibinin transfer ettiği futbolcuyu kıskanır… Ama bunların dışa vurumu tabiki inkardan geçer, bu da bir gerçek.

Kısaca hayata gelişimizden itibaren hep bir yere ulaşma arzusu ve o arzuyu hedef yapma güdüsü, bizi bu karşı konulmaz ve belki de insanın en kötü duygusu olan kıskançlığa götürür ve bundan kurtulmak için hidayete ermekten başka çare de yoktur sanırım.

Toplanın o zaman, hep beraber hidayete gidiyoruz…

İyi ki varsınız…

Yayınlandı: Ağustos 14, 2011 / Uncategorized

Gelin bugün akıl oyunları oynayalım… Düşündünüz mü hiç, siz hayata gelmeseydiniz, bugünkü çevrenizde nasıl değişimler olurdu, ya da olmazdı? Evet evet siz yoksunuz ve ailenizin, arkadaşlarınızın sizsiz hayatlarını düşünün bir an için.

Siz olmasaydınız, doğduğunuz gün de olmayacaktı doğal olarak ve o gün anne ve babanız için sıradan bir günden farksız olacaktı. Evde sizin için hazırlanmış bir bebek yatağı olmayacaktı, ya da ne biliyim, sizi sabırsızlıkla bekleyen bir anneanne yada babaanne olmayacağı için, sizin için örülmüş patikler de yerleştirilmeyi beklemeyecekti dolabınıza. Erkek mi olacak yoksa kız mı kavgalarının önüne de geçilmiş olacaktı bir anlamda. Anne ve babanız için uykusuz geçen geceler de olmayacaktı, oh ne güzel… Ağlayan, mız mız, devamlı sorun çıkaran bir varlık olmadan mutlu, mesut günler…

Siz olmasaydınız, okulun ilk günü yaşanan heyecan da olmayacaktı, hangi okul iyidir, servise yazdırsak mı yoksa biz mi bıraksak gibi dertler beyhude olacaktı. Mahalledeki ilk aşkınız, siz olmadığınız için başka biri tarafından kapılacaktı mutlak:) Çift kale maçlarda siz olduğunuz için hep dışarda kalan mahallenin sümüklüsü ‘mecburen’ kadroya girecekti belki de 🙂 Ya da sek sek oynadığınız kankinizin, en yakın arkadaşı, o hani hep uyuz olduğunuz saçları örülü kız olacaktı.

Anne ve babanızın, ergenliğinize ulaştığınız ilk yıllarda çektikleri çileler de olmayacaktı; ‘Nerde kaldı bu çocuk, etraf da iyice sessiz, bırakmayacaktık bunu biz bir başına, başına bir iş gelirse affettem kendimi’ gibi…

İlk aşkınızla yıldızları seyredemeyecektiniz sahilde, denize karşı, onun yanında kim bilir kim olacaktı? Herhalde en çok kafaya takılası durum da bu olurdu, değil mi?

Hadi üniversiteye hazırlık telaşından da yırttınız:) Ve siz olmadığınız için, sizin puanınızın tam arkasında yer alan ve siz olduğunuz için hayallerini söndürdüğünüz çocuk, sizin yerinize üniversiteli oldu, çok büyük halt etmiş gibi.

Üniversite sıralarında tanıştığınız ve evet bu benim hayat arkadaşım olacak dediğiniz kız ya da çocuk, okulun en jantisiyle evlenecek belki de. Al sana bir olumsuz durum daha, gitti gül gibi hayal…

Kardeşiniz siz olmadığınız için hayatta hep bir kardeşin eksikliğini hissedecek belki de. Belki de kıskanacak başkalarını hep.

Siz olmasanız da güneş batacak ve ertesi gün doğacak, mevsimler değişecek ve zaman denen katil, işletmeye devam edecekti sayacını…

Şimdi bunları tam tersine düşünün, siz varsınız ve hayatına anlam kazandırdığınız insanlar var. Siz olsanız da olmasanız da hayat devam edecek, evet bu doğru ama siz olduğunuz için hayatını anlamlandırdığınız insanlar hep olacak ve bu gerçek siz bu dünyadan ayrılsanız bile birilerinin anılarında yer edecek.

Tebriler, iyi ki varsınız…

Alır başımı giderim…

Yayınlandı: Ağustos 13, 2011 / Uncategorized

İstemiyorsan eğer alır başımı giderim uzaklara,

Kapatırım bu defteri, hiç açmamacasına.

Yürürüm yolumda, sığmam kalıplara,

Bakmam arkama, ne kadar acıtsa da.

*** *** *** *** *** *** ***

Bi dur desen, gitme desen…

Sevdim seni desen, acıttım biliyorum desen…

Hiç düşünmem, dönerim nerde olsam.

Ama yok diyorsan, yapacak bişey yok,

Alır başımı giderim…

En parlaktı yıldız…

Yayınlandı: Ağustos 10, 2011 / Uncategorized

Çimlere uzandı delikanlı, derin bir nefes aldı, mis gibi kokuyorlardı, yeni biçilmişlerdi bu belliydi. Hani o tarif edilemez müthiş koku.

Yıldızları seyredaldı sonra istemsiz. Bu gece amma parlak görünüyorlardı, halbuki şehrin bu tarafında genelde sönüktüler, şehrin ışıkları onları silikleştirirdi. İçlerinden en parlak olanına ‘O’nun adını verdi. O kadar parlak ama bir o kadar da uzak… Hafif bir bulutun arkasına saklandı apansız, deli rüzgar yıldızı görmesine engel çıkardı adeta. Tıpkı ‘O’nla arasına girenler gibi… Hiçbir şeyden haberleri yok dedi isyanını göklere çıkarırken. Hiçbir şey, ne delikanlı hakkında ne de ‘O’nun hakkında. Yaşam gayeleri hep yersiz akıllar vermek, ‘O’nun ve ‘O’nun gibilerin akıllarını çelmek adeta bulut olmaktı yıldızla delikanlı arasına.

Çimlerin yumuşaklığına kapıldı delikanlı. Esen rüzgar, ağacın dallarını bükerken duymak istediği tek sesin ‘O’nun sesi olduğunu itiraf ettti herzamanki saflığıyla.

Çimlere uzandı delikanlı. Uzaklardan gelen müziğe kulak kabarttı delikanlı. Şarkıcı bilmem kaçıncı kez söylediği şarkıda sevgiliye olan aşkını tınılara döküyordu, hüzünlü şarkılar hep acıtırdı yüreğini, şaşmadı, yine acıttı, şaşırmadı delikanlı…

Şarkı biterken, delikanlı da yüreğini aldı ve uzaklara yol aldı, ‘O’nsuz ve ‘O’nla…

Yazıyorum, çünkü ben varım…

Yayınlandı: Ağustos 8, 2011 / Uncategorized

Siz hiç kendinizi ifade edememekten dolayı kendinizi suçladınız mı? Nedensiz yere kalp ağrıları bunun sebebi olabilir mi? Hayır, tamam, sadece akıl almak istemiştim, tamam, haklısınız, çok güzel ifade ediyorsunuz kendinizi…

Hayatım boyunca şatafatlı kelimeler kullanmayı, su gibi akıcı konuşmayı beceremedim, kim bilir bu bir Allah vergisidir belki de. Karşımdakinin duymak istediklerini de dile getiremedim çoğu zaman. Bodoslama daldım sizin anlayacağınız. Ama bak, şimdi hakkımı verin, hep çok iyi bir dinleyici olmuşumdur, çok güzel kafa sallarım mesela sizi tasdiklerken…

Akıl vermek ne haddime, naçizane tavsiyelerim olmuştur arkadaşlarıma ki bunlar genellikle kendi hayatımda yapamadığım ama teoride sahiden iş görebilecek inceliktedir. Çok bilmiş de demeyin bana, herkes kadar işte, bazı bazı…

Bundan dolayı mıdır yazmaya verdim kendimi okul sıralarından bu güne. Yazmakla o yazının başında değindiğim kendini ifade edebilmeyi başardım belki de ben. Belki de beni ben yapan beni buldum harflerin büyüsüyle. Büyük laflar etmektense, büyük cümleler kurdum kendimce. İçime attım ama çöpe atmadım böylece işte. Yüreğimden ne geçiyorsa yazdım, yazdım, yazdım…

Böyle mi tavladım kızları da sizce, ne dersiniz 🙂 Ama tüm benliğimle inanın ki, onlara yazdıklarımın hiçbiri yalana değildi. Kimisi! inanmadı, belki de hala inanmıyor ama şurdan şuraya gitmek nasip olmasın, hepsi doğruydu çünkü hepsi yüreğimden çıkmaydı…

Yazmaktı benim en büyük silahım ve öyle de devam edecek Allah’ ın izniyle. Bugüne kadar yazmamda emeği geçenlere teşekkürü bir borç bilir, bundan sonra da yazmama ilham kaynağı olacaklara da şimdiden kocaman, kucak dolusu sevgiler…